Yıl 1973 on bir yaşındayım ve babamın işlettiği çay ocağının zorunlu çırağıyım.
Babamın hacı arkadaşları hararetli bir şekilde yeni bir parti kurma çalışmaları yapıyor.
Daha önce çay ocağına gelmemek için bin dereden su getirmeye çalışan ben, şimdi bu hacı amcaları dinlemek için neredeyse dersleri asıp çay ocağına geliyorum; Babam memnun.
Hacı amcalar dine uygun bir parti kuracaklar. Babam da onlara şartlı olarak oy verme sözü vermiş; koyu CHP’li babam, Ebu İnönü adıyla anılan babam, MSP’ye oy verecekmiş; aile üyeleri hayretlerini gizleyemiyor.
Bir sofu olan babam MSP’ye oy verecek fakat CHP’li kalmaya devam edecek, anlaşma öyle. Babam bizi hiç düşünmemiş, biz ne olacağız ne hissediyoruz umursamamış; abiler, ablalar, akrabalar hiç yakıştıramıyor ve işin içinde bir iş olma ihtimali olabileceğini düşünüyorlar.
Babam İnönü’nün gelmiş geçmiş en dindar devlet adam olduğunu güvenilir kişilerden öğrendiğini söylüyor ve bu fikrinde ısrar ediyor fakat hacı amcalar hiç ikna olmadıkları gibi İnönü’yü çok ağır eleştiriyorlar.
Hacı amcalara kızıyorum fakat anlattıkları hem dini hem de siyaseti içerdiği için çok enteresan geliyor, bazen anneannemin anlattıklarını bazen de hoca efendilerin tartıştığı konuları ele alıyorlar. Fakat söz dönüp dolaşıp CHP’nin verdiği zararlara geliyor ve ittifakla CHP’yi kınıyorlar.
Yok, efendim köylüler İnönü döneminde, Kuranı Kerimler imha olmasın diye, onları dağlara götürüp, farklı yerlere gömüyorlarmış, yok efendim din büyüklerinin çoğunu İnönü asmış daha neler neler…
Bunları ben de duymuştum fakat suçlusu İnönü değil jandarma olarak anlatılıyordu; Hacı amcaların jandarma ve İnönü’yü bir araya getirme çabalarını anlamakta zorlanıyordum.
Bir gün dayanamadım ve sordum Aliye Unıs’ları da mı İnönü mü öldürdü ve sürgün etti?
Sadece onları mı, bir başladılar anlatmaya sonu gelmedi; sonra birisi sordu “seni Aliye Unıs’ları nereden tanıyorsun?
Cevap vermedim fakat anneannemin kız kardeşi bu aşirete gelin gitmiş. Köyden Anneannemi ziyarete geldiğinde beni kucağına alır sever ve bu aşiretin başına gelenleri masal üslubunda anlatırdı.
Ben de bu anlattıklarını masal sanır ve merakla dinlerdim. Fakat bu masal anlatısının bir yerinde “wi kuştune-onu öldürmüşler”, “wi ji kuştune – onu da öldürmüşler” der ve ağlamaya başlardı. Ben de çocuk aklımla anlamazdım ne olduğunu ve bildiğim yarı yamalak Kürtçeyle “çera kuştun haleté – niçin öldürdüler teyze?” diye sorar, teselli amacıyla, sıkıca sarılırdım.
1930’lu yıllarda Sason’da askerin halkı yıldırmak için yaptığı baskılar sonucu, sonu ölümle biten arbedeler ve çatışmalar yaşanmış. Yunus oğlu Ali aşireti, çatışa çatışa dağları aşarak Suriye yollarına düşmüş. Yolda askerin kurduğu pusulara düşmüş veya uçaklar ve top ateşleriyle bombalanmışlar ve ne yazık ki pek çok masum kadın ve çocuk da ölmüş.
Suriye göçüne katılmayan aşiretin diğer üyelerini de devlet “nefy”ye yani sürgüne tabi tutup başta Antalya Elmalı ve Kastamonu olmak üzere batı Anadolu ilçelerine dağıtmış. Adnan Menderes gelince af ilan etmiş ve sürgün edilenlerin bir kısmı topraklarına geri dönmüş.
BABAM VE OĞULLARI
Babam CHP’li ve dindar bir insandı ilk dört oğluna ilk dört halifenin adlarını vermiş, ben dördüncüyüm.
Acaba beşinci oğluna ne isim koyacak diye herkes merak ediyormuş, benden sonra doğan erkek kardeşim doğunca, adını tereddütsüz İsmet koydu; herkes sebebini biliyordu ve hiç kimse şaşırmadı.
Rahmetli Ömer Abim ilk oğluna babamın isim koymasına rıza göstermişti fakat ikincisinde ihtilafa düştüler; babam yeni doğan bebeğe Halit (Halid bin Velid’in adı) ismini verdi, bir devlet memuru olan Devrimci Ömer Abim oğluna, Devrim ismini verdi.
Ebu İnönü lakaplı bir babanın oğlu ve oğluna Devrim adını vermekten imtina etmeyen bir ağabeyin ilkokulu yeni bitirmiş “bilgili bir kardeş” olarak elbette ben de CHP’yi destekliyordum.
Fakat bu hacı amcalar her geçen gün aklımı biraz daha çeliyorlardı. Onların tahkiyelerinin cazibesine o kadar kapılmışım ki, bir gün babama, “ben asla CHP’ye oy vermeyeceğim” diye söylendiğimi hatırlıyorum. Babam umursamazlıkla “sen henüz küçüksün, büyüyünce anlarsın” demişti.
Bir yıl sonra seçimler yapıldı. MSP büyük bir başarı elde etmişti. Belli etmesem bile çok sevinmiştim. Fakat bu sevinç uzun sürmedi.
Bu seçim zaferine rağmen, MSP gitti CHP’yle koalisyon yaptı.
İnanamamıştım. Hacı amcalar da inanamamıştı. Bu da bir nevi “Hudeybiye Barışı”dır diyorlardı.
Her gün kahroluyordum.
Bir gün babam bakkaldan aldığı çay ve şekeri öfkeyle tezgâha koydu. Çay ve şekere çok yüksek oranda zam yapılmıştı ve babam bu zamma akıl erdiremiyordu.
“Bir daha bunlara oy vermeyeceğim” dedi.
Kastettiği MSP’ydi.
CHP’yi değil MSP’yi zamların sorumlusu olarak görüyordu.
Gerekçelerim farklı olsa da “ben de CHP’ye oy vermeyeceğim” demişim.
Adalet Partili amcalar zammın sorumlusu olarak CHP’yi görüyorlardı.
Bu arada Adalet Partili bazı amcalar gelip hem bu hacı amcalara hem de babama “Demirel’den başkası yalan” mealinde sözler söyleyip, onları kızdırıyorlardı.
Doğrusu bu iğnelemeler çok hoşuma gidiyordu. Eleştirilerini sempatiyle ve memnuniyetle onaylıyordum.
On iki yaşında, ilkokuldan yeni mezun bir öğrenci olarak, kendi izlenim ve muhakemelerimle Adalet Partisi sempatizanı olmuştum. Bu yüzden abim, babam ve diğer akrabalardan yediğim azarların, hatta dayakların haddi hesabı yoktu.
LİSE VE ÜLKÜCÜLÜK YILLARI
Bir yıl sonra yatılı okulu kazanıp ilçe merkezinden Siirt il merkezine gidince, hemen Ülkücülerle kaynaştım.
Ülkü ocakları tam aradığım yerdi. Sonsuz miktarda CHP eleştirisi yapılabiliyordu. Bu eleştirileri içeren bazı kitapları temin etmiş ve hepsini daha lisedeyken okumuştum.
Artık il merkezinde en acımasız CHP uzmanı ve eleştirmeni bendim. Fakat zamanla, tartıştığım CHP’lilerin ikinci bir özelliği daha olduğunu fark ettim: CHP’liler, hem CHP’li hem de coşkulu bir şekilde sosyalist ve devrimciydi.
1978 yılında Milliyetçi Cephe Hükümeti yıkılıp yerine Ecevit’in azınlık hükümeti kurulunca, Siirt adeta devrimci örgütlerin kontrolüne girdi.
Bu devrimci sol örgütler hem birbirleriyle kavga ediyor hem de bize hayatı zindan ediyorlardı. Yediğim dayak ve aldığım tehditlerden dolayı derslere bile düzenli giremiyordum.
Devrimciler de benden, benim CHP’den nefret ettiğim kadar nefret ediyor ve başkalarının aklını çelme ihtimaline karşı benden kurtulma planları yapıyorlarmış.
Çaresiz ve korumasız bir durumdaydım.
Benden kurtulma planlarını gelip bana anlatanlar bile oluyordu. Yaşatmayız. Okutmayız falan filan diyorlarmış.
CHP’nin eğitimdeki iki uzantısı olan TÖB-DER’li öğretmenlerin de kışkırtmalarıyla 1978-79 öğretim yılında, lise son sınıf öğrencisiyken, kış ortasında okuldan atıldım.
İşte bunu hiç ama hiç beklemiyordum.
Öğrencinin veya ailenin isteğiyle eğitimini yarıda bırakanları duymuştum fakat okuldan atılmanın ne demek olduğunu bilmiyordum, öğrenmiş oldum.
Ayıptır söylemesi, sınıf birinciliği, bölüm birinciliği ve okul birinciliği gibi başarılarla dolu eğitim hayatımı sona erdirmek istediler.
Ne benden önce ne de benden sonra hiçbir öğrenci fikirlerinden dolayı son sınıftayken Siirt lisesinden atılmadı.
“Ülkücü olduğun için mutlaka bir suç işlemişsindir” diyenler olabilir, o zaman da dediler fakat hayatım boyunca ne şikâyet edildim ne de başkalarını şikâyet etmek için karakola gittim.
Babam, ailem ve akrabalarım çok üzüldüler, suçun büyük kısmını bana çıkardılar; beni dili uzun, aşırı keskin ve düşüncesiz olmakla suçladılar, vs.
Benim içinse, CHP demek zulüm demekti ve ben de nasibimi almıştım, ailem beni anlamıyordu ben de onları.
İstanbul’a geldim. Akraba ve hemşerilerin desteğiyle bazen pazarlarda tezgâhtarlık yaptım bazen de inşaatlarda çalıştım.
MÜLKİYE YILLARI
Üç yıl sonra 12 Eylülle birlikte gelen sükûnetten cesaret bularak bir dershaneye yazıldım ve aynı yıl hem Beyoğlu Atatürk Erkek Lisesini hariçten bitirdim hem de ilk %1’e girerek Mülkiye’yi kazandım.
Mülkiye’nin kütüphanesini çok sevmiştim.
Devamlı kitap okuyordum.
Henüz ikinci sınıftayken, o dönem en çok okuduğum dergi Milliyetçi bir çizgi izleyen Türk Edebiyatı Dergisi, bir Cemil Meriç Özel Sayısı yayınladı.
Cemil Meriç’ten çok etkilenmiştim.
Cemil Meriç’in bütün kitaplarını buldum ve okudum. Yetmedi referans verdiği ve bulabildiğim kitapları da okudum.
Bu okumalarım iki yıl sürdü ve iki yılın sonunda artık ülkücü değildim. Kahvede okey oynayan arkadaşlar bunu deklere edince hiç kimse, OKEY masasından başını kaldırıp beni ciddiye bile almadı.
Sola daha müsamahakâr bakmaya başlamıştım.
Avrupa’daki özgürlükçü ve eşitlikçi sol siyasal düşünceler, çocukluktan beri aradığım İslamın adalet ve merhamet öğretilerinin ima ettiği olguları siyaset üzerinden savunuyordu.
Bir süre sonra, maceraperest solcular hariç, kendilerine solcu diyenlerin aslında solcu değil Modernist olduğunu, hayretle anladım.
Bu CHP’liler, komünist olmayan Avrupa solundan çok farklıydılar; neredeyse hepsi mutlak aydınlanmacı, tepeden inmeci, modernist ve totaliterdi.
Hayatına sosyalist olan başlayanlar hızla ve yadırgamadan Modernizmin Kalesi CHP’ye katılabiliyorlardı.
CHP’nin Avrupa’daki sol partiler gibi bir sol parti olmadığını, artık siyaset bilimi bakış açısıyla da okuyabiliyordum.
Anti CHP damarlarım yine kabarmıştı.
İki dünya savaşı arasındaki dönemde, kıta Avrupa’sında yaygınlaşan aşırı milliyetçiliğin, iki dünya savaşı arası dönemin yıldız ülkesi İtalya’nın, yani faşizmin etkisi altında, CHP, İttihat ve Terakki’nin milliyetçilik anlayışını da aşan soyut ve aşırı milliyetçi bir söylem geliştirmişti. Buna önceleri Kemalizm dediler.
Parti kendini solcu ilan edince, nasyonalizmin bu türüne “ulusalcılık” adı verildi.
Hala her CHP’li kendini hem solcu hem de ulusalcı olarak görür fakat ikisi de değildiler ve değiller; bence, modernist ve pozitivistler.
Kurulmuş olan totaliter cumhuriyetin, Avrupa’daki bu atmosferden etkilenmeye gayet meyyal olduğu çok açıktı.
Doğrusu o dönemde Türkiye’de ve dünyada, bu atmosferden, belirli ölçülerde etkilenmeyen siyasi hareket kalmamıştır. Mesela rahmetli Necip Fazıl’ın BAŞYÜCELİK DEVLETİ kavramı da böyle bir etkileşimin ürünü olarak görülebilir.
Hala, objektif olmayan bazı CHP sempatizanı araştırmacılar, Türkiye’deki dindarları eleştirirken, bu, “Başyücelik Devleti” fikrindeki faşizan tonları eleştiri amacıyla delil olarak kullanırlar.
CHP Türkiye’de pozitivist ve modernist fikriyatın başlatıcısı değil, II. Mahmut döneminde başlamış olan Batılaşma Fikriyatının devamı ve sonucudur.
Son dönem Osmanlı bürokrasisinin yani Cumhuriyet ilan eden kadroların tamamı bu bağlamda modernist şahsiyetlerden oluşur. Bu bürokratlar, bir bakıma Sultan II. Mahmut’un modernleşme çabalarının halefleri ve zirvesidirler.
Son dönem Osmanlı Bürokratlarının kurdukları modern devlet, Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı Devletinin, sınırları ve rejimi itibarıyla olmasa da niteliği itibarıyla gerçek muradıdır.
Mustafa Kemal de, yüz yıl süren Osmanlı Modernleşme sürecinin son neslinin lideri ve zirvesidir. O dönemdeki en iddialı modernistlerin bile hayal edemeyeceği nitelikte çok iddialı modern bir devlet kurmayı amaçlamış ve başarmıştır.
Pratiğiyle ve söylemleriyle Atatürk’e eşdeğer bir modernist, hem o dönemde hem de daha sonraları Avrupa’da bile var olmamıştır.
Atatürk yaşadığı dönemde asla solcu olmamıştır, hatta söylemleri ve pratikleriyle anti sol bir insandır; bu kesin olarak böyledir, gerisi zorlamadır.
Solculuğu içselleştiremeyen veya doğru anlamayanların, nasıl hem solcu hem de Kemalist ya da Atatürk Milliyetçisi olduklarını anlamak hala kolay değildir.
CHP’liler bu milliyetçi ve toplumcu anlayışı kendilerine helal sayarken başkalarını, bilhassa ülkücüleri nasyonel sosyalist veya faşist olarak yaftalamaktan çekinmezlerdi.
Hâlbuki özgürlükçü sol; yoksulların, işsizlerin, sakatların, yaşlıların, azınlıkların, göçmenlerin, kovulmuşların, muhaliflerin, hayatı tehlikede olanların, kadınların, ayırımcılığa uğramış olanların, ibadeti engellenenlerin, hapsedilmişlerin, azınlıkların, devletin zorbalığına maruz kalanların ve hakkı yenmiş insanların vs. sözcüsü, destekçisi ve savunucusu olanların ideolojisidir. İnsanlar arasında din mezhep, ırk, millet, öteki ayrımı yapmaz eşitlikçidir; eşitlikçi demek de adil olmanın ötesine geçerek, gerekirse kendi haklarından vazgeçmek ve başkalarının hakları için bedel ödemeye razı olmak demektir.
Şahsen Amerika’daki Bernie Sanders, Almanya’daki SPD ve İngiliz İşçi Partisi solcularıyla küresel sorunlar, mülteciler, azınlıklar ve yoksullar konusunda, pek çok ortak paydaya sahibim fakat CHP’yle ortak bir payda geliştirmek neredeyse mümkün değil; çünkü CHP’nin ana omurgası solcular değil.
ÖRNEK BİR CHP’Lİ NASIL DÜŞÜNÜR?
“Günü geldiğinde bu cehalet ve hıyanetle yüzleşilmesi bir zorunluluk. İktidar değişimi sadece bir adım, ardından hesap sorma ve ıslah adımları gerekiyor. Kaybedilen 20 yılın telafisi ve 200 yıllık aydınlanmaya karşı devrimin tümden mağlup edilmesi için katîlik ve kararlılık şart.”
Bu tweeti, iktisatçılığını beğendiğim Dr. M. Murat Kubilay atmış. Sayın Kubilay da kendini solcu ve aynı zamanda Atatürk milliyetçisi olarak tanımlar.
Modernist ve totaliter CHP’lilerin (hayret etmeyi hakkedecek kadar özgürlükçü sol bir kesim de CHP’de siyaset yapıyor) tamamı, prototip olarak aşağı yukarıdaki bu görüşleri savunurlar.
Bu tweet aydınlanma düşüncesinden mahrum kalmış ve halkı da mahrum bırakmış bir hükümetin cezalandırılmasını kayıtsız şartsız bir hakikat olarak savunan, modernist bir görüştür. Demokrasi, hukuk, sol ve sosyalizmle uzaktan yakından alakalı bir yaklaşım veya fikir değildir.
Bu anlattıklarım bir şahsın eleştirilmesi değil bir zihniyeti anlama çabasıdır.
Dünyanın her yerinde sol, mülteci hakları için çalışır; Türkiye solunun temsilcisi CHP hariç; niçin?
Çünkü CHP’nin kendi varoluşunu, geri kalmış halka ve mülteci düşmanlığıyla kaim görmesinde hiç kimse bir tuhaflık görmez.
Sayın Kılıçdaroğlu’na mülteci düşmanlığıyla ilgili çok eleştiri gelince söylemini yumuşattı ve “Suriye’lileri davul zurnayla göndereceğiz” dedi.
Bu söz benim kulağımda, “kızlarımızı, başörtüsünü çıkarmaya ikna edeceğiz” olarak yankı buldu.
“İkna odaları” ile “davul zurna” aynı kötülüğü farklı kavramlarla savunma çabası, zamanın ruhuna uygun söylemlerle örtme çabası değil de nedir?
Doğrusu modernist-totaliter CHP’den çok çekmiş ve üzerinde çok düşünmüş biriyim; CHP’nin kendini feshetmesini, adını ve amblemini tarihe terk etmesini ve Avrupa tipi özgürlükçü toplumcu (ulusalcı-toplumcu değil) bir parti olmasını Türkiye’ye yapılacak en değerli iyiliklerden biri olarak görüyorum.
CHP’nin bu aydınlanmacı-ulusalcı-muhafazakâr yapısını, Türkiye’nin önündeki en önemli sosyolojik ve siyasi engellerden biri olarak görmeye, bugün de devam ediyorum.
Demokrasi tarihimiz boyunca kurulan ve CHP’li olmayan “sağcı” bütün hükümetlere askeri ve yargı bürokrasisi yoluyla vesayet etmiş, onlara “devlete tam sadakatin ilkelerini” her zaman hatırlatmış; yani askeri darbelerle tehdit etmiş bir parti kendini dönüştürmeden nasıl demokrat bir parti olabilir bilmiyorum.
CHP, Yargı’nın kendi emrinden çıkmayacağını sandığı için de “milletvekilliği dokunulmazlığı” gibi olmazsa olmaz bir ilkeyi değiştirmeyi savunmuştur. Fakat Tayyip Bey, önce CHP’nin yargı üzerindeki vesayetini imha etti sonra da yargıyı kendi tesir sahasına çektikten sonra bu teklife evet dedi.
Bu sürecin artık CHP’nin lehine değil aleyhine işlediğini Enis Berberoğlu vakasında gördük.
Aslında Ak Parti, CHP’nin yaslandığı ve yönettiği bütün vesayet odaklarını ya yok etti ya da ele geçirdi.
Bu olgu, yani CHP’nin bir daha vesayetçi bir rejim kuramayacağı olgusu, CHP’yi gerçek bir özgürlükçü sol partiye dönüşmeye mecbur bırakabilir; eğer CHP aklederse, başka çaresi olmadığını anlayacaktır.
Tek başına veya ortaklarla, iktidara gelebilmek için, artık, sol bir kitle partisi olmak zorunda olduğunu bir anlasa, Türkiye’de siyasi iklim değişir.
Merhum babam, ağabeyim ve diğer CHP’li akrabalarımın bütün ricalarına ve baskılarına direnerek CHP’ye hayatım boyunca muhalefet ettim.
CHP hakkında hayırhah olduğum tek bir Allah’ın günü yoktur.
Fakat…
Ben bu yazıyı CHP’yi eleştirmek için değil işbirliği için yazdım.
Eleştirilerimin baki kalması kaydıyla, tam tersine İttifak etmek veya koalisyon kurmak için yazıyorum.
Ben bu yazıyı, bu kadar ağır bir şekilde eleştirdiğim CHP’yle, ister fikirlerini değiştirsin istemezse de değiştirmesin, işbirliği yapılabileceğini, yapılması gerektiğini anlatmak için yazıyorum.
Kimsenin kimseyi ezemeyeceği, güçler ayrılığının iyi çalıştığı, yargının özerk, bağımsız ve tarafsız olduğu fakat ilhamını CHP’nin tek parti döneminden değil, bugünkü Avrupa Demokrasilerinden alan bir düzen arayışındayım ve bunu, fikren muhalefet ettiğim bugünkü CHP ile beraber kurmak gerektiğine inanıyorum.
CHP’lilerin sevebileceği şekliyle söyleyeyim: “Ne ezen ne ezilen insanca hakça bir düzen”in peşindeyim.
Fakat umutlu değilim.
Çünkü CHP’nin şimdiye kadar kaleme aldığı, alternatif bir anayasa önerisi yoktur; hatta taslak veya bir fikir olarak önerdiği bir Anayasa metni bile yoktur.
CHP’nin Anayasa Uzlaşma Komisyonundaki performansı çok kötüydü. HDP’nin ise bu komisyondaki performansı muhteşemdi. Eğer CHP’nin bu komisyondaki performansı değil HDP’nin, Ak Parti’nin yarısı kadar samimi olsaydı, bugün, bambaşka bir Türkiye’de yaşıyor olabilirdik.
Kayıtlar duruyor ve dileyen her şeyi okuyabilir.
“Altılı Masa”nın başarılı olmasını istiyorum fakat Anayasa Taslağı olarak yazdıkları suya sabuna değinmeyen taslak için dağ fare doğurdu dense abartı olmaz; fakat her başlangıca karşı umut beslemek daha isabetli bir yaklaşımdır.
CHP’nin bugünlerdeki ideolojik çizgisi yukarıda fikirlerini alıntıladığım Sayın Kubilay’ın çizgisidir.
“Altılı Masa”daki beş partinin hiç birine mensup değilim fakat bu beş parti kategorik olarak benim ve aynı zamanda CHP hariç bütün milliyetçi, muhafazakâr ve özgürlükçü toplumun vekilleri sayılır.
Altılı Masa’daki beş partinin CHP yerine, Ak Parti ve MHP’yle ortaklaşa bir Anayasa yapması ilk tercihim değildir. Ak Parti ve MHP yeni bir Anayasa yapacaksa, onlar da, CHP’yle ortaklaşarak yapsın. Her iki seçenek de benim mümkün ve makul ikinci tercihlerimdir. Birincisi, özerk ve özgür HDP ile birlikte yapılacak bir Anayasa’dır.
İş hayatındaki tecrübelerim gösteriyor ki, çocukluktan beri arkadaş olan şirket ortakları hatta öz kardeş ortaklar, iş hayatında birbirlerine düşman olabiliyorlar. Çünkü ortaklığı duygusal bir mutabakat sanıyorlar, fakat değil; tam tersine ortaklıklar, ihtilafın her an ve her konuda ortaya çıkma ihtimalinin olduğu ortamlardır. İhtilaf ve sorunların nasıl çözüleceği, ortaklığın kuruluş anında değil de, sorunun çıkma anına ertelenmesi, her çözüm önerisini yeni ihtilaflar ve sorunların başlangıç anına çevirir.
Öte yandan birbirini az tanıyan hatta başka dinlere mensup olan ortakların, ortaklığın kuruluş aşamasında, her ayrıntıyı çok iyi planladıkları için çok iyi anlaşabildiklerini gözlemledim. Birbirine güvenmek zorunda olmayan ortakların gerektiğinde, işlerini kavgasız ve barış içinde tasfiye etikleri veya sattıklarına da bizzat şahit olmuşluğum vardır.
Yani, birbirleriyle aynı fikirde olmayan ve çatışan fikirlere sahip insanların kuracağı bir düzenin, yazacağı bir anayasanın daha eşitlikçi olacağına ve kimsenin dışarıda bırakılmayacağına daha çok inanıyorum.
İş ve hayat tecrübelerimden öğrendiğim bu olgulardan dolayı kategorik siyasi vekillerimin, kim olacaksa olsun farketmez; bugünlerde yeni bir anayasa yazacaklarsa, mutlaka CHP’yle ortaklaşa yazmalarını tercih ederim.
Doğrusu böyle bir düzen kurulduktan sonra CHP’liler, dilerlerse totaliteryen fikirlerini istedikleri kadar sürdürebilir, çünkü gerçek bir demokraside bu tür fikirler, artık, bir tahakküm veya vesayet aracı olarak kullanılamaz.
Ne seçimi kazananın her şeyi aldığı ne de seçimi kaybedenin her şeyi kaybettiği bir düzen istemiyorum. Seçimi kaybeden partilerin de, yönetimi denetlerken en az yürütme kadar itibar ve haklara sahip olması bir zorunluluktur.
Bu benim hayat hikâyem, benim hayatımın CHP’ye değen kısımlarına dair bu anlatıyı abartılı bulanlara saygım var fakat anlattıklarım gerçek hislerimdir.
CHP’ye olan karşıtlığını kelimelere dökemese bile benim gibi düşünen milyonlarca insan var. Fakat aynı zamanda, bu milyonlarca insanın en az yarısının başkanlık sisteminden sıtkı sıyrılmış durumda ve daha hakkaniyetli bir düzen istiyorlar.
Hakkaniyetli bir devlet, ideoloji ve imtiyazlardan arındırılmış, vatandaşları arasında tarafsız ve eşitlikçi bir devlet kurmak demektir.
Şimdi CHP karar vermeli. Eğer Recep Tayyip Erdoğan’ın yerine aynı yetkilere sahip bir CHP’liyi seçtirip Sayın M. Murat Kubilay’ın altını çizdiği cezalandırmalara başvurmak istiyorlarsa; buyursunlar, kendileri bilir.
Fakat kulaklarına küpe edecekleri sosyolojik hakikatler vardır: Ak Partiyi terk etmiş olsa da, hayatı boyunca Ak Parti’ye oy vermemiş olsa da, pek çok insanın gözünde, en otokrat Recep Tayyip Erdoğan, totaliterlik hasreti çeken her CHP’liden evladır.
Kim bu sessiz milyonlar?
Ak Parti %50 oy almış bir partidir. Bu %50’lik seçmen grubunun, tahminen yarısı yani toplam seçmenin en az %25’i, her şeye rağmen, hala Ak Parti’ye sadakatle bağlıdır. Geriye kalan %25, Ak Partiye olan desteğini sona erdirmiş veya erdirebilecek noktaya gelmiş muazzam bir kitledir.
Acaba hayal kırıklığına uğramış bu insanların siyasi davranışı nasıl şekillenecek?
Ak Parti’den kopmuş bu kitlenin gözünde Ahmet Davutoğlu, en azından dindar ve saygıdeğer bir bilim insanıdır, erdemli ve küresel çapta bir fikir adamı olarak görülür. Ak Parti farkında olmasa da, Ak Parti’nin genel söylem ve hedefleri, Sayın Davutoğlu’nun düşünce ufkuyla aynı unsurları içerir.
Buna rağmen, ona ve kurduğu partiye çok sınırlı bir ölçüde teveccüh gösteriyorlar; şimdilik.
Keza, Türkiye ekonomisini uzun yıllar yönetmiş ve ekonomideki bazı başarılarıyla dünya çapında tanınırlığa ulaşmış, ülkenin dürüst ve ahlaklı siyasetçilerinden biri olarak bilinen Ali Babacan’ın kurduğu partiye de yeterince ilgi göstermiyorlar; şimdilik.
Saadet Partisi ve Yeniden Refah partisine giden kişi sayısı da fazla değil.
Hepsi “G Günü”nü yani adayın açıklanacağı günü bekliyor.
Bu insanlar, yani Ak Partiyi terk etmiş destekçiler, yani bu dört partiye gitmeyen eski Ak Partililerin, akın akın İYİ Parti’ye gitmeleri düşünülebilir mi?
Düşünenler romantiktir. Çünkü Türkiye’de parti tutmak, akli olgulardan çok duygusal süreçlerle ilgili psikolojik bir hakikattir.
Ya da CHP’ye?
Kamuoyu araştırma şirketleri işlerini yapıyor fakat bu çalışmalara fazla güvenmemek gerekiyor; seçim döneminde olgular ve karar verme süreçleri, bugünkü atmosferden çok farklı çalışır.
Güvendiğim bazı kamuoyu araştırma şirketlerinin son zamanlarda yayınladıkları veri ve raporlarla tamamen mutabık değilim ve farklı değerlendiriyorum.
Birincisi, CHP’den İYİ Partiye seçmen göçü devam ediyor ve bu göç devam ederse CHP’nin oy oranı %20 civarında katılaşır.
CHP bugün İyi Partiye ilaveten Zafer Partisine de oy kaptırıyor.
CHP ve İYİ Parti’nin oy toplamları %40’a ulaşamaz görünüyor.
Öte yandan, İYİ Parti’den Zafer Partisine de bir seçmen göçü var. Lehte olan bütün veriler bir araya getirildiğinde bile CHP ve İYİ Partinin toplam oy potansiyelinin en üst sınırı, bugünkü şartlarda asla %40’a ulaşamaz.
HDP oy oranını koruyor.
Ak Parti’nin kemikleşmiş oyu %25 ve MHP’nin de %5 civarında.
Geçen seçimde AK Parti ve MHP’ye oy vermiş ve şu anda henüz kime oy vereceğine karar verememiş %20 civarında bir kitle var ve bu kitle sabırla, “Altılı Masa”nın adayının kim olacağını bekliyor.
Seçimin sonucunu bu %20’nin belirleyeceği apaçıktır.
En başarılı kamuoyu araştırma şirketi, bu küskün %20’nin tercihlerini en doğru şekilde araştıran ve tahmin eden araştırma şirketi olacaktır.
Burada yazdıklarım, bu %20 küskün ve kızgın kitlenin haleti ruhiyesi olarak da okunabilir.
Eğer eşitlik, hakkaniyet ve adalet esaslı bir devlet kurma fikri konusunda bir mutabakat sağlanırsa ve bu oluşuma, bu %20’lik topluluğun inanacağı bir şahsiyet liderlik ederse Ak Parti’nin yıkıp yenisini inşa edemediği yeni bir devlet sistemini kurmak mümkün olabilir.
CHP bir koltuk değil bir sistem arayışında olmalıdır.
CHP’nin sembolik değeri olan bazı başörtülüleri partiye alması ve helalleşme söylemi geliştirmesi iyi bir halkla ilişkiler stratejisi olarak işe yarayabilir fakat Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nu veya başka bir çekirdekten CHP’liyi cumhurbaşkanı seçtirmeye yeterli değildir; kesinlikle değildir.
Halkla ilişkiler çalışmasının başarısı bir yere kadar çalışır daha fazlasını istemek gerçekçi değil.
CHP kamuoyu ve üst yönetimi “helalleşme” kavramını ve gereğini asla içselleştirmiyor, hatta içselleştirebilecek nitelikte kişilerden de oluşmuyor; muhafazakâr camiaya açılmayı, emredildiği için sineye çekiyorlar.
Yani.
Yani Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu açılım siyasetine inanan ve bu söylemleri sürdüren tek bir CHP yöneticisi yoktur dense kim itiraz edebilir.
Yönetimdeki kişilerin büyük çoğunluğu özgürlükçü solu savunan insanlardan oluşmuyor, çoğu klasik CHP’li; bu yapılanma ile zihniyet arasında bir paralellik olmaması mümkün değildir.
Keza CHP’nin bazı bakımlardan AK Partiden bir farkı yok; CHP yönetimi, CHP camiasının en seçkin ve liyakatli kadrolarından oluşmuyor; tam tersine, çoğu CHP’li, Liderine kayıtsız şartsız itaatkâr eden kadrolardan oluşuyor.
Muharrem İnce’nin “Atatürk gelse CHP’yi Kılıçdaroğlu’ndan geri alamaz” sözü toplumun her kesiminde, aynı anlama gelecek başka cümlelerle de ifade ediliyor.
Yani toplumun ve geçmiş bütün seçimlerin üçte ikisinin sahibi olan muhafazakâr camianın büyük bir kısmı, kesinlikle CHP’ye güvenmemektedir ve haklıdır. Oyu %20 olan CHP’nin, her şeyi belirlemesine ve gücünün üstünde bir etkiye sahip olmasına razı değil ve olmayacaktır.
İrfan sahibi halkımızın dağarcığında “sarımsağa seni gelin yapacağız demişler kırk gün kokmamış” ya da “köprüyü geçinceye kadar”la alakalı pek çok atasözü vardır.
Tekrar ediyorum, eğer başkanlık sistemi denilen bu zararlı sistem, başka bir CHP’li adayla sürdürülmek istenirse; böyle bir durumda %20’lik milliyetçi ve muhafazakâr kesimin büyük çoğunluğu, RTE’nin otoriterliğini, CHP’nin totaliterlik özlemine tercih edecektir.
Bu çıkarımımın çok keskin bir cümle olduğunu kabul ediyorum fakat hakikat payı çok yüksektir.
“Altılı Masa” HDP’nin bazı bilşenleri hariç, bütün Türkiye demektir; Ak Parti ve MHP’yi de dolaylı olarak her bakımdan kapsar.
Altılı Masa’nın yeni bir Anayasa dâhil parlamenter sisteme geçiş reformları MHP, Ak Parti, BBP ve taraftarlarının da yani herkesin yararınadır.
Her şeye rağmen “Altılı Masa”nın ittifakla alacağı her karara şahsen saygı duyarım.
Altılı Masa her kesimde var olan “şirret karakterler”den ve sesi çok çıkanlardan korkmamalı. Unutulmamalı ki %70’le kazanılacak bir seçimin bile en az on beş milyon muhalifi olacaktır.
Konu bir seçimin bir parti tarafından kazanılması veya kaybedilmesinin çok daha ötesinde bir öneme sahiptir: Altılı masa, yıkılmış bir devleti demokratik ilkeler etrafında yeniden kurma teşebbüsüdür, başka bir şey değil.
Altılı Masadaki hiçbir parti diğerine benzemek hatta diğerinin fikirlerini saygıdeğer bulmak zorunda bile değil, herkes kendisi kalmalı ve kendisi kalarak ittifak etmelidir.
Bu kadar açık ve net yazıyorum daha fazla ne söylenebilir?
HDP’liler “bizim dışlandığımız bir masa Türkiye’nin tamamını temsil etmez”
Diyebilirler.
Her konuyu müzakerelerle çözmeye başlayacak ve “müzakere yöntemini” bu ülkenin kültürü haline getirmeye çalışacak olan bu altılı masa partileri ve kamuoyu sayesinde, her konunun sansürsüz bir şekilde müzakere edilebileceği bir Türkiye kurulmaya çalışılıyor; bunun HDP kamuoyu tarafından görülmesi ve içselleştirilmesi gerekiyor.
Bakarsınız gün gelir HDP de, “vekiller”le değil asıl “sahipler” tarafından yönetilir veya parti tarafından, “geçiş döneminin barış elçisi “ olarak “atanmış” yöneticiler, gün gelir gerçek sahiplere dönüşür. Bu oluşum ve dönüşüm, “özerk, özgür ve yurtdışından yönetilmeyen, yerli bir HDP” yönetimini mümkün kılarsa; o zaman HDP’ye, her müzakere masasında yer açılır.
Altılı Masa’nın, hatta Türkiye’deki herhangi bir parti ya da kurumun, yurt dışında kaim ve Türkiye’de terör estirmekten çekinmeyen bir örgütün; bazı T. C. vatandaşları üzerinde, devletten daha etkili olmasını ve onlar adına müzakere yapmasını kabul edemez.
Bütün bu yazdıklarım, Altılı Masanın performansını yeterli veya isabetli bulmamamdan kaynaklanıyor olabilir. Hükümet vatandaşlara har vurup harman savuracak harcama bütçeleri ve vaatleriyle seçim vaatlerini sıralarken, altılı masa, “ancak bir iç kabinede görüşülebilecek mahrem konular”la toplumun kafasını karıştırıyor.
Altılı Masa, koalisyon protokolünü ve üzerinde mutabık kaldıkları her konuyu harfiyen kamuya açıklamak zorunda değil hatta açıklamamalı; fakat bu protokolden derlenen, halkın anlayabileceği ve benimseyebileceği bir iletişim stratejisi oluşturup halka sunmalıdır.
Ben “Altılı Masa”daki hiçbir partiye mensup değilim, bu masadaki partiler kurulmadan önce de ben aynı fikirlere sahiptim; Altılı Masa bir bakıma benim fikirlerimi savunuyor. Bu yüzden Altılı Masa’yı savunmak benim için bir zorunluluktur.
Eğer Altılı Masa seçimi kazanırsa, Türk Toplumu, gençlerin tabiriyle “upgrade” edilmiş olur, yani olgunlaşma bakımından sınıf atlar.
Peki, ya kaybederse?
Kazanım ve olgunlaşmalar bazen başarılardan derlenir bazen de yenilgilerden; Türk Toplumunun hangi deneyime daha yakın olduğu, biraz da Altılı Masa’nın tercihlerine ve performansına bağlı.
Son Söz: “Altılı Masa” seçilme ihtimali zayıf olan bir kişiyi değil, çünkü ihtimal ihtimaldir, aslında seçilme ihtimali kavramı, kendi içinde kaybetme ihtimalini de eşit olarak barındırır.
Protokol üzerine protokol hazırlamak ve reçeteler yazmak da seçimi kazanma ihtimalini kesinlikle artıramaz.
Altılı Masa öyle bir Cumhurbaşkanı adayı bulmalı ki bu adayın kaybetme ihtimali olmasın ve altılı masayı hem seçim döneminde hem de seçim sonrasında zamk gibi bir arada tutsun.
